Research Dossier · Iran
İran: İslam Cumhuriyeti’nde İktidarın Askerileşmesi
Ali Hamaney’in ve çok sayıda üst düzey askerî yetkilinin 28 Şubat 2026’da gerçekleştirilen ilk ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybetmesi, “lider kadroyu…

Ali Hamaney’in ve çok sayıda üst düzey askerî yetkilinin 28 Şubat 2026’da gerçekleştirilen ilk ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybetmesi, “lider kadroyu tasfiye ederek başsız bırakma” stratejilerinin geleneksel olarak hedeflediği sonuçları doğurabilirdi: komuta zincirinin dağılması, birbiriyle rekabet hâlindeki kurumlar arasında hakemlik yapılamaması ve nihayetinde rejimin felce uğraması. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi.
Zayıflamış, kendisine yön veren önemli isimlerin birçoğunu kaybetmiş ve büyük çaplı yıkımlarla karşı karşıya kalmış olmasına rağmen İslam Cumhuriyeti, dikkat çekici bir eşgüdüm kapasitesini korudu. Rejim, temel karar alma makamlarının kimi zaman art arda üç veya dört kez yeniden doldurulmasına imkân tanıyan ikame mekanizmaları sayesinde ayakta kaldı.
Bu dirençlilik, sorunun odağını değiştirmeyi gerektiriyor. Mesele artık yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin kendisini şekillendiren kuşağın ortadan kalkmasının ardından ayakta kalıp kalamayacağı değil; onun yerini nasıl bir İslam Cumhuriyeti’nin almakta olduğudur.
İslam Devrim Muhafızları, yani “Sepāh-e Pāsdārān”, onlarca yıldır yalnızca rejimi korumakla görevli ideolojik bir ordu olmaktan çıkmış durumda. Hesam Forozan ve Afshin Shahi’nin Middle East Journal dergisinde belirttiği üzere Pasdaranlar aynı zamanda şirketleri yönetiyor ve İran ekonomisinin bütününe yayılan ekonomik ağları örgütlüyor. Öyle ki en ihtiyatlı tahminlere göre bugün gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 25 ila 40’ını kontrol ettikleri düşünülüyor.
Bununla birlikte Pasdaranların İran kamusal yaşamıyla kalıcı biçimde iç içe geçmesini sağlayan asıl etken; iç güvenlik alanındaki giderek genişleyen rolleri, bakanlıklara ve taşra idarelerine nüfuz etmeleri ve eski kadrolarının sivil kurumlara aşamalı olarak yerleşmesi oldu. 2026 savaşı bu dinamiği hiçbir şekilde tersine çevirmedi; aksine rejimin askerileşmesini ve güvenlik aygıtından gelen aktörlerin devlet yapıları içindeki ağırlığını artırarak süreci hızlandırdı.
Bu olgu, “pretoryenleşme” kavramı üzerinden ele alınabilir. Burada söz konusu olan, askerlerin din adamlarının yerini bütünüyle alması değil; fiilî iktidar kullanımının, siyasal sosyalleşmeleri savaş, istihbarat, karşı-ayaklanma faaliyetleri ve güçlü biçimde ideolojikleştirilmiş devrimci aygıtlar içinde şekillenmiş aktörlere doğru kademeli olarak kaymasıdır.
Bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan İran henüz bir askerî cunta değildir; hele din adamlarının belirleyiciliğini bütünüyle geride bırakmış post-klerikal bir devlet hiç değildir. Bununla birlikte giderek daha fazla bir “pretoryen teokrasi” görünümü kazanmaktadır: dinin meşrulaştırıcı işlevini koruduğu, buna karşılık askerî ve güvenlik aygıtlarının rejimin devamlılığının başlıca güvencelerine dönüştüğü; karar alma özerkliklerinin, farklı seçenekler arasında hakemlik yapma ve stratejik yönelimleri belirleme kapasitelerinin giderek genişlediği bir rejim.

I. İslam Cumhuriyeti’nin güvenlikçi eksene kayışı
Bu dönüşümü yalnızca 2026’daki altüst oluşlara indirgemek yanıltıcı olur. Devrim Muhafızları Ordusu’nun tarihsel seyri, İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinden ayrı düşünülemez.
1980-1988 İran-Irak Savaşı bu bakımdan kurucu bir rol oynadı. Savaş, henüz heterojen nitelikteki devrimci bir örgütü gerçek anlamda askerî ve bürokratik bir aygıta dönüştürürken, cephede kurulan dayanışma bağları çatışmanın sona ermesinden çok sonra da varlığını sürdürecek bir kuşağın ortaya çıkmasını sağladı.
Afshon Ostovar, savaşın Pasdaranların siyasal kültürünü, militan dindarlığını ve iktidar anlayışını eşzamanlı olarak ne ölçüde şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Devrim Muhafızları bu nedenle klasik anlamda profesyonel bir orduya hiçbir zaman dönüşmedi: silahlı kuvvetlerini çift başlı bir yapıda örgütleyen dünyadaki tek ülke olan İran’da, devrimci düzenin muhafızı olarak tasarlanmış bir savaş aygıtı olma niteliğini sürdürdü.
Çatışmanın sona ermesi de savaşçıları kışlalarına geri göndermedi. Aksine, sivil ekonominin kapılarını onlara açtı. Yeniden inşa sürecinde kurulan Khatam al-Anbiya holdingi, zamanla Devrim Muhafızları’nın başlıca ekonomik araçlarından birine dönüştü. Bayındırlık faaliyetleri, barajlar, petrol ve doğal gaz altyapıları, ulaştırma: askerî aygıt, etkisini savunma alanının çok ötesine taşıyabilecek maddi imkânlara böylece kavuştu. Forozan ve Shahi’nin çalışmaları, özellikle Mahmud Ahmedinejad’ın 2005-2013 yılları arasındaki hükümetleri döneminde hızlanan bu ekonomik güçlenmeyi belgelendirmektedir.
Bu ekonomik genişlemeye sivil kurumlara giderek artan bir nüfuz eşlik etti. Bakanlıklar, valilikler, yerel idareler ve güvenlik kurumları, Devrim Muhafızları’nın eski mensuplarını gittikçe daha fazla bünyelerine almaya başladı. Ahmedinejad döneminde birçok bakan doğrudan Muhafızların saflarından gelirken, İbrahim Reisi döneminde de aynı eğilim devam etti. 2021-2024 yılları arasında İçişleri Bakanlığı yapan Ahmad Vahidi’nin görev süresi, özellikle askerî ve güvenlik yapılarından gelen çok sayıda ismin il valiliklerine atanmasıyla öne çıktı.
Dolayısıyla 2026 savaşı, zemini önceden hazırlanmış bir dönüşüm sürecinde patlak verdi. Bununla birlikte İran’ın askerî-güvenlik aygıtının iç hiyerarşisini sert biçimde altüst etti. Anayasa’nın 110. maddesinin tanıdığı son derece geniş yetkilerle devletin zirvesinde yaklaşık otuz yedi yıl boyunca büyük ölçüde tartışmasız bir iktidar kullanan Ali Hamaney’in ve üst düzey siyasi-askerî yönetimin bir bölümünün ortadan kaldırılması, yeni bir yönetici sınıfın ortaya çıkışını başlatmaksızın büyük bir kırılma yarattı.
Aksine savaş, kariyerleri İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine uzanan isimleri yeniden karar alma aygıtının merkezine taşıdı: Ahmad Vahidi, Mohammad-Bagher Zolghadr, Mohsen Rezaei ve Mohammad-Bagher Ghalibaf. Görevlerdeki değişimin ardında böylece dikkat çekici bir sosyolojik süreklilik belirmektedir: İran-Irak Savaşı gazileri ile İran Kürdistanı’nda, özellikle PDKI ve Komala’ya karşı yürütülen ilk karşı-ayaklanma harekâtlarında yetişen kadrolar, günümüz krizlerinin yönetimindeki merkezî konumlarını korumaktadır.
Bu olgu, “radikalleşme” kavramının ihtiyatla kullanılmasını da gerektirir. Ahmad Vahidi ve Mohsen Rezaei gibi isimlerin stratejik görevlere yükseltilmesinde görülen sertleşme, mutlaka teolojik açıdan daha uzlaşmaz bir kuşağın iktidara geldiği anlamına gelmez. Bu durum aynı zamanda —ve belki de her şeyden önce— iktidarın ağırlık merkezinin, kaynakları, kariyerleri ve uzmanlıkları esas itibarıyla güvenlik alanında şekillenmiş bir seçkinler grubuna doğru kaymasından kaynaklanmaktadır.
II. Hamaney’den sonra: Gerçekte kim yönetiyor?
Ali Hamaney’in halefiyet süreci, bu yeni iktidar mimarisinin bütün belirsizliklerini bünyesinde topluyor.
Oğlu Mojtaba Hamaney, 8 Mart 2026’da Uzmanlar Meclisi tarafından Dini Lider seçildi. Ne var ki bu seçim neredeyse kurumsal bir paradoks niteliğinde. Mojtaba, babasının 1989’da sahip olmadığı bir avantaja sahip: Dini Lider’in “evi” veya kurumsal aygıtı olarak nitelenebilecek “Beyt-e Rahbari” hakkında içeriden ve derinlemesine bilgiye, ayrıca Devrim Muhafızlarıyla uzun yıllara dayanan ilişkilere sahip. Buna karşılık dinî, devrimci ve kişisel sermayesi Ali Hamaney’inkinden belirgin ölçüde daha sınırlı.
Reuters’ın görüştüğü bazı üst düzey yetkililere göre Devrim Muhafızları, dinî ve siyasi kadroların bir bölümünün itirazlarını aşarak Mojtaba’nın iktidara yükselişinde belirleyici rol oynamış olabilir. Haber ajansı, halefiyetin ilanını geciktirecek derecede çatışmalı koşullarda dayatılan bir liderlik değişiminden dahi söz ediyor.
Paradoks son derece belirgin: Anayasal meşruiyetini Dini Lider’e itaatinden alan kurum, artık kendisinin tabi olduğu Dini Lider’in belirlenmesine katkıda bulunuyor.
Bu durum, Mojtaba Hamaney’in iktidardan yoksun olduğu anlamına gelmediği gibi “velāyat-e faqih” öğretisinin sistemi hukuken düzenleme işlevini yitirdiği anlamına hiç gelmez. Bununla birlikte bağımlılık ilişkisinin değiştiği görülüyor. Ali Hamaney, askerî yetkililer, din adamları, siyasetçiler ve teknokratlar arasında hakemlik yapmasını sağlayan onlarca yıllık bir otorite birikimine sahipken, halefi kendi iktidara yükselişini mümkün kılan koalisyonun içine daha fazla yerleşmiş görünüyor.
Tam da bu noktada “post-klerikal İran” kavramının ihtiyatla kullanılması gerekir. Post-klerikal olmak, din sonrası bir düzene geçmek anlamına gelmez. Devrim Muhafızları’nın kendisi ideolojik olarak “velāyat-e faqih” (fakih-hukukçu ilahiyatçının otoritesi) öğretisi tarafından şekillendirilmiştir; kadroları ise Dini Lider’e bağlı dinî ve siyasi denetim mekanizmalarına tabi olmayı sürdürmektedir. Nitekim bazı uzmanlar, Devrim Muhafızları’nın ulema sınıfına karşı darbe yapacağı varsayımının bu iç içe geçmişliği göz ardı ettiğini vurgulamıştır: askerî yapı ile dinî hiyerarşi, birbirine yabancı iki ayrı yapıdan ziyade aynı devrimci düzen içinde giderek bütünleşmiş iki bileşendir.
Dolayısıyla mevcut dönüşüm, din adamlarının tasfiye edilmesinden çok görevlerin işlevsel olarak yeniden dağıtılmasına işaret etmektedir. Dinî kurumlar esas olarak anayasal ve doktriner meşruiyetin üretimini üstlenirken, askerî ve güvenlik aygıtları hasımlarla müzakerelerin yürütülmesinde, kırmızı çizgilerin belirlenmesinde ve askerî karşılıkların örgütlenmesinde giderek daha büyük rol oynamaktadır.
Ahmad Vahidi’nin siyasi kariyeri bu kaymanın simgesel örneklerinden biridir. Devrim Muhafızları’nın istihbarat birimlerinde görev yapan, Kudüs Gücü’nün eski yöneticilerinden olan, ardından Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı görevlerini üstlenen Vahidi, güvenlik kadrolarının kırk yıl boyunca sivil ve taşra idarelerine geçişinin ürettiği aktör tipini neredeyse eksiksiz biçimde temsil etmektedir. Şubat 2026 savaşından bu yana, kendisinden önceki komutanların art arda hayatını kaybetmesinin ardından Devrim Muhafızları’nın başkomutanlığına yükselmiştir. Institute for the Study of War, onu Tahran’da yeniden şekillenen İran hiyerarşisinin başlıca güç merkezlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
Zolghadr’ın geçmişi de benzer bir seyir izliyor. Şah karşıtı gizli İslamcı Mansourun örgütünün eski mensuplarından olan, İran-Irak Savaşı sırasında Ramazan Karargâhı aracılığıyla sınır ötesi operasyonların örgütlenmesinde rol alan ve uzun yıllar Devrim Muhafızları’nın ikinci adamı olarak görev yapan Zolghadr, daha çok pragmatik ve teknokratik bir profille özdeşleştirilen Ali Larijani’nin ölümünün ardından Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirildi.
Ağustos 2026’da görevi Mohsen Rezaei devraldı. İran-Irak Savaşı’nın büyük bölümünde, özellikle son derece kanlı Karbala-4 harekâtı sırasında Devrim Muhafızları’nın başkomutanlığını yapan Rezaei, böylece ulusal güvenlik ve dış politika alanlarındaki stratejik yönelimleri belirlemekle görevli kurumun yönetimini üstlendi.
Larijani-Zolghadr-Rezaei silsilesi, rejim içindeki dengelerde yaşanan önemli dönüşümü tek başına görünür kılıyor: siyasi-stratejik eşgüdümün merkezî bir işlevi, giderek ideolojik aidiyetleri daha belirgin olan ve doğrudan devrimci askerî aygıttan gelen savaş gazilerinin eline geçiyor.
Bununla birlikte savaş yanlısı bir askerî kamp ile sivil ve diplomatik bir kamp arasında kendiliğinden ve keskin bir karşıtlık bulunduğunu varsaymak hatalı olur.
Mohammad-Bagher Ghalibaf bunun belki de en belirgin örneğidir. Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri’nin eski komutanı, eski emniyet müdürü ve savaş gazisi olan Ghalibaf, tartışmasız biçimde Muhafızlar dünyasına mensuptur. Buna rağmen 2026’da Washington ile yürütülen müzakerelerin başlıca aktörlerinden biri hâline geldi.
Bu tutumu, Paydari Cephesi’nin, Saeed Jalili’nin ve çeşitli aşırı muhafazakâr isimlerin eleştirilerini ve saldırılarını beraberinde getirdi. Düzenlenen gösterilerde Ghalibaf ile Dışişleri Bakanı Abbas Araghchi birlikte hedef alındı. Üstelik bu ayrışma yeni de değil: Ghalibaf ile en uzlaşmaz ilkeci akımlar arasındaki eski gerilimlerin devamı niteliğinde.
Dolayısıyla ayrışma çizgisi daha karmaşık bir hâl alıyor. Artık ne askerler ile sivilleri ne de “ılımlılar” ile “radikalleri” kesin biçimde birbirinden ayırıyor. Daha ziyade rejimin nasıl korunacağına ilişkin farklı anlayışlar karşı karşıya geliyor: bir yanda her tavizi devrimci kimliğe yönelmiş bir tehdit sayan ideolojik maksimalizm; diğer yanda müzakerenin kendisini bir güç aracı olarak gören güvenlikçi pragmatizm.
Bu ayrım, devletin askerileşmesinin aynı anda neden hem içeride daha yoğun bir zor kullanımına hem de dış politikada daha geniş bir taktik esnekliğe yol açabildiğini anlamayı mümkün kılıyor.
Göreli kaybedenler: Cumhurbaşkanı ve bakanları
Bu dönüşüm, diğer kurumların iktidar sistemi içindeki göreli konumunu da kaçınılmaz olarak değiştiriyor.
Cumhurbaşkanlığı önemli bir idari kapasiteyi korumakla birlikte stratejik özerkliği sınırlı kalıyor.
Masoud Pezeshkian bunun özellikle çarpıcı bir örneğini sunuyor: seçilmiş cumhurbaşkanı ve yabancı devletlerin muhatabı olmasına rağmen Anayasa uyarınca Dini Lider’in vesayeti altında bulunuyor ve hareket alanını doğrudan daraltabilen güvenlik kurumlarını hesaba katmak zorunda kalıyor. İran’ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından Körfez ülkelerinden özür dilediğinde, aralarında Vahidi’nin de bulunduğu bazı güvenlik yetkilileri onu tutumunu değiştirmeye zorluyor.
Seçime katılmama oranlarının yüksekliği nedeniyle meşruiyeti zaten zayıflamış olan seçim rekabetinin siyasal etkisi böylece daha da azalıyor. Pezeshkian veya Ghalibaf gibi isimler İran toplumundaki belirli güç ilişkilerini hâlâ yansıtabilse de rejimin devamlılığı büyük ölçüde, başlıca yöneticileri yetkilerini halkoyundan değil, herhangi bir seçimsel onaydan bağımsız olarak ileri sürülen devrimci meşruiyetten alan siyasi-güvenlikçi bir aygıta dayanıyor.
Dış politika da bu kısıtlamadan bağımsız değil. Iran International tarafından aktarılan bilgilere göre Abbas Araghchi’nin Tahran’ın “Direniş Ekseni”ne verdiği desteğe ilişkin değerlendirdiği öne sürülen tavizler Zolghadr’ın itirazına yol açmış; Hossein Taeb’in de katıldığı istişarelerin ardından Washington ile İslamabad’da yürütülen müzakerelerin kesilmesi ve İran heyetinin Tahran’a geri çağrılması sonucunu doğurmuş olabilir.
Aynı dönemde geleneksel ulema da göreli bir marjinalleşme yaşıyor. Tamamen ortadan kalkmış değil: Uzmanlar Meclisi, Anayasayı Koruyucular Konseyi ve dinî temsilciler ağı sistemin kurucu unsurları olmayı sürdürüyor. Ancak din adamları, rejimin karşı karşıya kaldığı krizlerin başlıca yöneticileri olarak artık mutlaka öne çıkmıyor.
III. Rejimin sertleşmesi ve uzlaşma sınavı
Yukarıda betimlenen sertleşme, ne savaşçı söylemlerin çoğalmasına ne de askerî yetkilerin yalnızca genişlemesine indirgenebilir. Her şeyden önce askerî, polisiye, ekonomik ve diplomatik araçların aynı iktidar mantığı içinde giderek daha fazla bütünleştirilmesiyle kendini gösteriyor.
Dolayısıyla rejimin sertleşmesi, uzlaşmanın zorunlu olarak reddedilmesi anlamına gelmiyor. Aksine müzakereyi zorlayıcı gücün olası uzantılarından biri hâline getirerek uzlaşmanın koşullarını yeniden tanımlama eğilimi taşıyor.
Hürmüz Boğazı bunun en belirgin örneğini oluşturuyor. İran, Ekim 2026 itibarıyla burayı yalnızca misilleme amacıyla kapatılabilecek bir deniz yolu olarak görmüyor. Boğaz üzerindeki kontrol, eşzamanlı olarak ekonomik, askerî ve siyasi bir müzakere aracına dönüşüyor.
İranlı yetkililer geçişin yeniden açılmasını bir dizi Amerikan tavizine bağlarken, Mohsen Rezaei bu stratejinin başlıca sözcülerinden biri ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlamak üzere İslamabad müzakerelerinde resmîleştirilen yedi koşulun kararlı bir savunucusu olarak öne çıkıyor.
Bu sırada Devrim Muhafızları deniz trafiğini engelleme yöntemlerini uyarlıyor ve ticari deniz taşımacılığı üzerindeki baskıyı artırıyor. Böylece Hürmüz, basit bir askerî harekât sahası olmaktan çok, zorlayıcı gücün müzakere kapasitesine dönüştüğü bir alan hâline geliyor.
Bu mantık, Haziran 2026’da Amerika Birleşik Devletleri ile imzalanan mutabakat zaptının yeniden değerlendirilmesine de imkân tanıyor. Ağustosta süresi dolan ve Temmuz ayında Amerikan saldırılarının yeniden başlamasıyla zayıflayan on dört maddelik geçici anlaşma; özellikle operasyonların durdurulmasını, müzakereler için bir dönemin başlatılmasını, ticari deniz trafiğinin yeniden açılmasını, petrol yaptırımlarına ve dondurulmuş İran varlıklarına ilişkin düzenlemeleri ve 300 milyar dolar olarak değerlendirilen bir yeniden inşa mekanizmasını öngörüyordu.
Bununla birlikte başta nükleer meselenin kalıcı biçimde çözüme kavuşturulması olmak üzere, belirleyici nitelikteki çeşitli meseleleri askıda bırakıyordu.
İlk bakışta, daha fazla askerileşmiş bir rejimin böyle bir uzlaşmayı kabul etmesi, sertleşme varsayımıyla çelişiyor gibi görünebilir. Oysa bu durum söz konusu varsayımı daha ziyade nüanslandırıyor. Müzakere etmek mutlaka Washington’a yönelik ideolojik düşmanlıktan vazgeçmek anlamına gelmiyor; aksine askerî araçların ekonomik veya stratejik tavizlere dönüştürülebilecek ölçüde elverişli bir güç dengesi yarattığı anı saptamak anlamına gelebiliyor.
Dolayısıyla kurumsal sertleşme uzlaşmayı dışlıyor görünmüyor. Aksine onu, çatışmanın başka araçlarla sürdürülmesinin bir biçimine dönüştürme eğilimi taşıyor. Füzeler, Hürmüz üzerindeki kontrol, yaptırımlar, müzakereler ve ateşkes artık mutlaka birbirinden ayrı alanlara ait değil: statükoyu değiştirmeyi hedefleyen tek bir stratejinin birbirini tamamlayan bileşenleri olarak tasarlanabiliyor.
Sonuç
İslam Cumhuriyeti’nin yakın dönem seyri, askerî bir rejimin ortaya çıkışından ziyade mevcut rejimin askerileşmesinin ve güvenlikçi niteliğinin derinleştiğini gösteriyor. Pasdaranların giderek artan ağırlığı, kadrolarının devlet aygıtına yayılması ve güvenlik kurumlarının gittikçe daha merkezî bir konum kazanması, iktidarın ağırlık merkezini aşamalı olarak zor kullanma yetkisini elinde bulunduran kurumlara doğru kaydırıyor.
